Film Hakkında

Jennifer Lopez’li The Cell ile başlayan yönetmenlik macerasını The Fall ile devam ettiren ve bu film ile kendisinin masal aşkına saygı duyduran Hint yönetmen  Tarsem Singh, geçtiğimiz sene Immortals ile tam bir faciaya imza atmıştı. Bu sene Julia Roberts gibi bir oyuncuyu arkasına alarak hepimizin bildiği Pamuk Prenses masalını yeni bir şekle sokmaya karar verdi. Bir yandan keşke bu kararı vermeseydi derken öte yandan birkaç konuda iyi ki yapmış söz konusu filmi diyor insan.

Başrollerde kötü kraliçe Julia Roberts, pamuk (film boyunca şu ismi kullandılar ve ben her seferinde güldüm) Lily Collins ve yakışıklı prens (gerçekten de yakışıklı şimdi) Armie Hammer’ın oynadığı film, aslında acı dolu bir Grimm Kardeşler masalının sevimlileştirilmiş ve komedileştirilmiş bir versiyonu. Hatta o kadar sevimli ki kötü kraliçe bile kötü olamıyor desek yeridir. Gerçi bunun sebebi Julia Roberts’ın bu role gitmemiş olması da olabilir. Roberts o kadar tatlı ki şu naif ve sakar kadını oynamaya devam etse eminim adının anılacağı tarihi birkaç on yıl daha erteletir. Kendisini beyazperdede en son ne zaman izlediğimi hatırlamadığım ve biraz da eğlenmek amacıyla gittiğim Mirror Mirror’dan mutlu çıktığımı söyleyebilirim. Pek çok kişiye göre oldukça kötü olan bu filmin herhalde bir sanat harikası olduğunu beklemiyorduk, değil mi? Vasat altı diyebileceğim bir yönetmen, klişe bir masalı alıp komedileştiriyor. Ne kadar iyi olabilir ki? Gerçek de şu ki, kendi sınıfına göre amacına ulaşan bir film olmuş Mirror Mirror. Ne öyle festival filmleri dışında sinemaya uğramayan burnu havada sinema seyircisi için yapılmış, ne de Twilight filmlerini beğenebilecek kadar sinema zevki düşük seyirci için. Yönetmen film boyunca ağzınızı açık bırakabilecek bir sanat yönetimi ve kostüm sergisi sunuyor; bu şekilde de gönlünüzü almayı başarıyor. Sonraları gelen küçük espriler ve filmin en sonunda herkesi yerinden kaldıracak güçlükte hareketli ve başarılı, hatta Oscar’a aday olmasını gönülden dilediğim bir şarkı ile Mirror Mirror’a veda ediyorsunuz.

Oyunculuk konusunda filmi sorgulamak yersiz ve gereksiz diye düşünmekteyim. Zira Oscar ödüllü ve kendisi için yazılan karakterleri oynamada üstüne tanımadığım Julia Roberts, The Social Network’te beni kendisine hayran bırakan Armie Hammer, yine bir diğer usta oyuncu Sean Bean ve Nathan Lane gibi isimleri kadrosunda barındıran Mirror Mirror, size en başından “Oscarlık oyunculuklar sunacağım” mottosuyla yola çıkmıyor. Zaten başta da söylediğim gibi bu filme gidip de karşısında harikulade oyunculuklar bekleyen insanın oturup bir düşünmesi gerekir. Oyuncuların yapmaları gerekeni fazlasıyla yerine getirdiğini düşünüyorum ama Julia Roberts’ın kötü kraliçe olamaması ise onu daha da bir sevmeye neden olurken bir bakıma kariyerinde düşüş yaratma korkusunu insana yaşatıyor. Pamuk prensesimiz Lily Collins ise kara kaşlarıyla(!) ve güzel yüzüyle pamuk prensesin saflığını oldukça barındırıyor. Hatta bırakın pamukluğu, bir anda savaşçı bir prensese dönüşüyor. Adım gibi eminim ki haziran ayında Kristen Stewart’ın pamuk prenses performansını görünce Mirror Mirror’ı mumla arayacağız pamukluk konusunda.

Film, senaryosu bakımından Grimm Kardeşlerin öyküsüne ana hatlarıyla bağlı diyebiliriz. Cücelerin isimlerinde değişiklikler, betimlemelerdeki farklılıklar ve dahası söz konusu olsa da film boyunca neler olacağı belli. Çok beğendiğim bir şekilde, masalın başlangıcına dair bilgiler veren ve kraliçenin ağzından dinlediğimiz bir animasyonla açılıyor Mirror Mirror. Zaten bu kısmı filmin en elle tutulur yanlarından biri. Ayna olayında da yönetmen işi biraz daha fantastik hale getirmeye çalışmış. Her ne kadar “aynanın kendisi” itici olsa da kraliçenin sarayında bir aynanın konuşmasından ziyade filme dahil edilen fikri beğendim ben. Bu noktada yine sanat yönetimi, set dekorasyonu, kostüm tasarımları, daha da ötesi yapım tasarımlarından bahsetmek gerekiyor. İki sene önce Alice in Wonderland’e Oscar veren Akademi’nin Mirror Mirror’ı atlamasını istemesem de karşısında The Hobbit gibi rakipleri olacak filmin. Yine de The Hobbit’te dahi o amiral battı şapkaları, balodaki kostümler ve dahası olmayacak, olamayacak. Kısaca bu anlamda film tek kelimeyle bir şölen sunuyor. Kraliçe’nin kırmızı kostümü ise bana seneler önce Keira Knightley’nin Atonement’ta giydiği yeşil elbise neyi hissettirdiyse onu hissettirdi.

Sonuç olarak Mirror Mirror seyirciye öyle pek bir şey vaat etmeyen, sınırlarını bilen ama sanki biraz da aceleye gelmiş bir film. Durağan, sanatsal, aksiyonu bol ve daha pek çok farklı şekilde betimlenebilecek filmlerden sıkıldıysanız bir buçuk saatinizi ayırıp kafanızı dinleyin derim. Sinema salonunda izlemeye değmez belki ama “ne zaman izleyeceğinizi bildiğiniz vakitte” izlediğinizde zevk alabilirsiniz.

Kapanışı da o çok sevdiğim I Believe in Love şarkısı ile yapalım:



Yazar Hakkında

Burak Hazine
Burak Hazine
1991 doğumlu. Bir süredir sinemayla ilgilenmekte olan, tıp fakültesinin sosyalleşmeye çalışan öğrencisi. Boş vakitlerini sinema filmi izlemek ve sinemaya dair kitaplar okumakla değerlendirerek bu alanda ilerlemeyi ve gelişmeyi hedefliyor. Şu an için sinema yazarlığı ve hakimiyeti konusunda pek bir iddiası yoktur. Kendisini blogundan yahut direkt Twitter'dan takip edebilirsiniz.