Film Hakkında

John Waters (nam-ı diğer kusmuk prensi), 50’li yıllarda Baltimore’da çocukluğunu geçirirken akranlarından farklı olduğu aşikar bir çocuktur. Şiddete bağımlı biri olduğu söylenen Waters, yıllar sonra bunu Hollywood’un en aykırı yönetmenlerinden biri olduğu zaman zaten kanıtlayacaktı. 60’lı yılların ortasında sessiz filmler yapar ve bu filmleri Baltimore’daki kiliselerde gösterir. Filmlerinin konusu sürprizlere açıldıkça seyirci kitlesi de genişler ve 70’lerin başlarında gece sinemalarında gösterilen eserler vermeye başlar. Fakat asıl şöhreti “an exercise in bad taste” diye tanımladığı, 1972 tarihli Pink Flamingos ile elde eder. Travesti Divine’la olan bu işbirliği, yakın arkadaşlıklarını daha da ilerletmeye ve birlikte daha pek çok film yapmalarına sebep olacaktır. Düşük bütçeleri filmler yaparak ilgiyi üstüne çekmeye devam eden Waters’ın kariyeri, 1988’de yaptığı müzikal Hairspray ile Hollywood’a açılmasıyla değişecektir.

Waters & Divine

Waters’ın her zaman sınırlarda yaşayan bir yönetmen olduğu su götürmez bir gerçek olmuştur. Pink Flamingos’ta yarattığı absürt dünya ile tüm bakışları üstüne çektikten hemen sonra şahsi kanaatimce ondan daha iyi olan Female Trouble’ı yaptığında artık Waters’ı tanımayan yoktu.

En İğrenç Flamingolar

Yönetmenin kayda değer ilk filmi olarak görülen Pink Flamingos’ta Waters, seyirciye absürtlüklerle dolu bir dünya sunuyor. Dünyanın en iğrenç insanı (ya da özgün ve bir hayli ünlü haliyle filthiest person alive) sıfatını taşıyan Divine, garip oğlu Crackers (Danny Mills), oğlunun yol arkadaşı Cotton (Mary Vivian Pearce) ve annesi Edie (Edith Massey) ile bir karavanda yaşamaktadır. Kimliğini gizleyen Divine, ünlü olmasını sağlayan sıfatını kendinden çalmaya çalışan Raymond (David Lochary) ve Connie (Mink Stole) Marble çiftine haddini bildirmek zorundadır.

Oldukça basit haliyle bu şekilde olan filmin konusu, aslında bir kara komedi filmi izlediğinin farkında olmayan herkese çöp niteliğinde gelecektir. Fakat Waters’ın sinemada yaratmaya çalıştığı özgün bakış açısı ve sinemayı bir eğlence aracı olarak görmesinin farkına varabilen herkes için başyapıt olarak nitelendirilebilecek bir filmdir bana göre Pink Flamingos. Bırakın 70’leri, pek çok alanda saçmalığın sınırlarını zorlayan günümüzde bile kabul görmeyecek kadar anormal ve absürt bir öykü anlatıyor Waters. Lakabı olan kusmuk prensi tamlamasının hakkını verircesine mide bulandırıcı görüntüler ve bireysel ahlak açısından bakıldığında muhtemelen asla kabul edilemeyecek sahneler barındıran Pink Flamingos’ta gördüğümüz şeylerin yönetmenin derdini anlatmasının farklı ve marjinal bir metodu olduğunu mu yoksa yalnızca aklına gelen her şeyi senaryoya döktüğü için mi bu kadar saçma olduğunu anlamlandıramıyoruz aslında.

Bizzat Waters’ın ileride kansere çare bulsa bile ölüm ilanının en başında “Pink Flamingos’ta Divine’a köpek boku yedirdi” gibi bir cümle olacağını söylemesinden bile filme dair en iğrendirici gerçeği ve yönetmenin ne kadar uçuk bir sinemacı olduğunu kavrayabiliyoruz. Zaten film bittiğinde yüzünüze bir tebessüm yerleştiren bıyığı ve takım elbisesi ile karşınızda dikildiğinde söylediği sözler, bu normal şartlar altında itici olarak lanse edilebilecek adamın ne kadar sempatik olabildiğini kanıtlıyor. Crackers karakterinin buluştuğu kızla sevişmesi sırasında işin içine tavukları da kattığında hayvan hakları savunucuları, Waters’ın böyle bir senaryoyu nasıl yazdığını ve bu görüntüleri nasıl çekebildiğini protesto etmiş. Yönetmen, filmden sonra bu iddialara o kadar güzel bir cevap veriyor ki ölen tavuklar hakkındaki düşünceleriniz ters düz oluyor: “Ben tavuk yiyorum ve tavuk benim tabağıma kalp krizinden dolayı ölerek gelmiyor. Biz tavuğu taze öldürmüş, tavuğun reklamını yapan çiftçiden alıyoruz. Bence biz tavukların hayatını güzelleştirdik. Filmde yer almak, becerilmek… Ve o sahneyi bitirdikten sonra ekip tavuğu aldı ve yedi!” Bu film için boşu boşuna dünyanın en iğrenç filmi denmiyor olsa gerek.

Baş Belası Kadınlar

Kötü zevk şaheseri diyebileceğimiz Pink Flamingos’tan sonra Female Trouble ile absürtlüğün kralını yazan Waters, hem beni en çok güldüren filmini çekmiş hem de takip etmesi kolay filmlerinden birine imza atmıştı. Oyuncu kadrosu Pink Flamingos ile aynı olan filmde bu sefer karakterler daha çekici ve eğlendirici. Bir bebek gibi kendi oyun alanında yumurta yemekten başka bir işe yaramayan Edie karakterinden seksi kuaför Gater’ın halası Ida rolüne geçen Edith Massey filmde yine harikalar yaratıp seyirciye kahkaha dolu dakikalar sunarken asıl şişmanımız Divine, bu sefer Dawn Davenport isimli bir şöhret düşkünü olarak karşımıza çıkıyor. Gittiği lisedeki asi tavırlarıyla ceza alan ve Noel gecesi annesiyle babasını topa tuttuktan sonra (yine Divine tarafından canlandırılan) Earl Peterson isimli bir ayyaş tarafından hamile bırakılan Dawn Davenport, kızı Taffy’yi doğurduğunda başına geleceklerden bihaberdir. Yalnızca özel müşterileri kabul eden bir kuaför salonuna kabul edildikten sonra o salonun sahipleri tarafından gösteri dünyasına katılmaya zorlanan Dawn, şöhret uğruna yapmadığını bırakmayacak ve kendi sonunu hazırlayacaktır.

Pink Flamingos’a kıyasla çok daha eğlenceli ve mizahi açıdan çok daha geniş kitlelere hitap edebildiğini düşündüğüm Female Trouble, aynı zamanda queer sinemasının da en nadide örneklerinden biri olarak kabul görüyor. Flamingos’taki gibi oğluna oral seks yapan bir anne, köpek boku yiyen bir kadın, göt deliği ile şov yapan erkekler, eline boşaldıktan sonra semeni bir şırınga yardımıyla vajinaya enjekte eden sapıklar, tavukları bir seks objesi olarak kullanan sapkınlar ve yumurtadan nefret etmemizi sağlayan bir büyükanne; yerini tamamen güldürü öğeleriyle dolu karakterlere bırakıyor. Hatta filmi izlerken Waters’ın Flamingos’taki kaygısız ve eğlenceye düşkün halinin de daha bir amaca yatkın olarak yön değiştirdiğini düşündüm. Yine de Flamingos’ta başka erkeklerin penisleriyle seyircinin gözlerini kıstıran yönetmen, bu sefer direkt olarak Divine’ın aletini kameraya sokarak yapacağını yapıyor. Çünkü o Waters ve o ne yapsa yeridir!

Filmi izlerken dikkatlerden kaçmayan bir takım diyaloglara rast geliyorsunuz. Örneğin Dasher çiftinin sekse bakış açısı ve Ida Hala’nın yeğeni Gater’a eşcinsel olması için kurduğu baskı, aslında modern insanın bu konulara yaklaşımının tam tersi bir tutum sergiliyor. Bunu fark ettikten sonra filmin tamamını sorguladığınızda da yönetmenin kara mizahı oluştururken dalga geçmek için toplumsal normları birebir kullanmaktansa onların tamamen zıt olduğu paralel bir evren yarattığını hissediyorsunuz. Buna karşın yaşam amacınız ne olursa olsun, neyin peşinden giderseniz gidin çevrenizdekilere (hatta ailenize bile) güvenmemeniz gerektiğini, Dawn Davenport’un gülünç fakat bir o kadar da acıklı sonuyla yüzümüze çarpmayı seçiyor Waters.

Farklı Duyular

Waters ve Divine’ın bahsedeceğim son filmi ise en az kendisi kadar polyester olan Polyester. Pink Flamingos ve Female Trouble’da bizi kendine hayran bırakan Edith Massey’nin bir kez daha dahil olduğu bu film, Waters’ın Divine ile olan kariyerinde en anlaşılabilir hikayeye sahip diyebiliriz. Kocası porno filmlerin oynatıldığı bir sinema sahibi, oğlu kadınların ayak kemiklerini kırmaya bayılan bir ayak fetişisti ve kızı dans etmeye bayılan bir erkek düşkünü olan banliyö kadını Francine Fishpaw’un acı dolu öyküsüne tanık oluyoruz bu filmde. Koku duyusu ileri derecede gelişmiş bir kadın olan Francine, aynı zamanda alkolik. Kocası, sekreteriyle onu aldatıyor; kızı ise hiç sevmediği bir çocuktan hamile kalıyor ve oğlu hapsi boyluyor. Böylelikle ailesi darmadağın olan Francine’in yanında bir tek sonradan görme, eski hizmetçi arkadaşı Cuddles (Edith Massey) kalıyor. Ona her konuda yardımcı olan bir kadın bu Cuddles. Birkaç kez yolda karşılaştığı Todd Tomorrow (Tab Hunter) ile aşk yaşamaya başlayan Francine’in oğlu hapisten çıkıp normale dönüyor, kızı ise makrame yaparak huzura eriyor (ki filmin herhalde seyirciye sunduğu en komik şeydir bu). Fakat daha sonra Todd’un, Francine’in çatlak annesi La Rue ile bir ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor.

Senaryosu ve diyalogları bakımından Waters’ın tarzıyla birebir uyuştuğunu düşünmesem de Divine ve Edith Massey’nin olmaması durumunda dahi bu filmin o yönetmene ait olduğunu anlamak zor olmaz. Zira her şey yine absürt, kara komedinin sınırları yine zorlanıyor. Fakat ne Pink Flamingos’taki ne de Female Trouble’daki müstehcenlikten eser yok Polyester’da. Daha çok bir aile komedyası ile trajedisi arasında kalan bu film, yine de Waters’ın gündelik hayata yaptığı basit göndermeler içeriyor.

Filmin en özel yanı, ilk dakikalarında bir bilim adamı tarafından anlatılıyor. Sinema tarihinde ilk kez, görme ve duyma duyularının yanında koklama duyusu da bir filme dahil edilmiş. Waters’ın geleceğe göz kırpması niteliğindeki bu olay, seyircilere sinema salonunda (ve daha sonra DVD kutularının içinde) birer odorama kartı dağıtılması sayesinde oluyor. Film esnasında, öykünün o anki anlatımıyla alakalı olarak ekranın sağ alt köşesinde bir numara beliriyor ve seyirci, o numaraya ait kısmı kağıtta kazıyarak kokluyor. Böylece filme yalnızca görerek ve duyarak değil, aynı zamanda koklayarak da dahil oluyor. Belki basit bir metot gibi gözükebilir fakat 80’lerin başından bahsediyoruz ve şimdi dahi sinema seyircisi, üçüncü bir duyu kullanmadan filmleri izlemeye devam ediyor. Bu da Waters’ın kıvrak zekasını yalnızca senaryolarıyla sınırlı tutmadığını gösteriyor.

Sinemaya bakış açınıza göre John Waters’ın filmleri size saçma gelebilir. Aslında usta yönetmen ve senaristin yapmak istediği bir bakıma da buydu diye düşünmekteyim. Yedinci sanatı bir eğlence aracı olarak görmesi ve onu çok farklı bir boyuta taşıması sebebiyle sinema tarihine ismini altın harflerle yazdıran Waters, kara komedi ve absürt komedinin ilahı olarak anılıyor. Ahlak bekçiliği üzerinden ilerleyen bir toplum baskısı ve bu baskının yarattığı yüzeysel sinemaya çok farklı bir yönden bakarak, insanların ahlak anlayışlarıyla çok güzel dalga geçiyor. Filmlerini anlamak ve yorumlamak güç olabilir ama bu güçlük, onun filmlerine derin anlamlar yüklemesinden kaynaklanmıyor zira kendisinin hiçbir zaman öyle bir kaygısı olmadığını yönetmen, verdiği demeçlerle bugüne kadar pek çok kez belirtmiş durumda. Waters’ın filmlerini izlerken mideniz bulanabilir, önceden ayıla bayıla yediğiniz şeyleri bir daha ağzınıza sürmeyebilirsiniz fakat sinemadan farklı bir tat almak için onun filmlerini mutlaka izlemelisiniz. Filmleri fazlasıyla saçma, evet ama saçma olması onu hem sektörün hem de seyircilerin baş tacı etmesi için bir engel teşkil etmiyor.



Yazar Hakkında

Burak Hazine
Burak Hazine
1991 doğumlu. Bir süredir sinemayla ilgilenmekte olan, tıp fakültesinin sosyalleşmeye çalışan öğrencisi. Boş vakitlerini sinema filmi izlemek ve sinemaya dair kitaplar okumakla değerlendirerek bu alanda ilerlemeyi ve gelişmeyi hedefliyor. Şu an için sinema yazarlığı ve hakimiyeti konusunda pek bir iddiası yoktur. Kendisini blogundan yahut direkt Twitter'dan takip edebilirsiniz.