Film Hakkında

Kariyerine sinema yapımcısı olarak başlayıp, Recep İvedik serileri ile popüler sinemanın ve seyircinin dikkatini çeken Faruk Aksoy’un 2 yıl üzerinde (?) uğraştığı, 17 milyon dolar gibi Türk Sineması’nın blockbuster filmlerine nazaran ciddi bir parayı gözden çıkardığı, epik (?) Fatih projesi Fetih 1453, büyük bir sükse ve pazarlama rüzgarı ile 16 Şubat’ta vizyona girdi bildiğiniz üzere. Bir Recep İvedik üçlemesi sonrası kaldırdığı ciddi hasılatı Türk Sineması’na bahşetmeyi boynunun borcu olarak gören Faruk Aksoy, beklentilerin çok çok altında, 2 yıllık sürede tamamlandığına kimsenin inanamayacağı vasatın bile altında “sözde epik” bir film çıkarmış.

 

Tam 2 yıl, dile kolay. O kadar büyük beklentiler içinde oluyor ki insan, sinemaya koşa koşa değil insanları eze eze gitmek istiyor bünye. Yüksek ilgi ve alaka dolayısıyla ancak bugün (3 Mart) gidebildiğim film, her ne kadar 3. Haftasına girse bile yoğun ilginin  odağı olmuş. Hatta seans sonrası sinema önünde büyük bir izdiham vardı, Pazar günü olabilecek muhtemel izdihamı tahmin edebilirsiniz üç aşağı beş yukarı. 

Neyse, uzun bir süre beklenen projelerden birisiydi, “Batı’nın sığ bir koy kadar olan tarihinden sayısız başyapıt çıkıyor, bizim binlerce yıllık tarihimizden 1 tane film bile çıkmıyor” diyen kitle için bulunmaz hint kumaşıydı. Ki bende o kitledendim, ama beklentilerimi en azından bir nebze sinema bilgim ile asgari tutmaya çalıştım, film içinde kendi bünyeme hiçbir şovenist duyguyu yedirtmedim. Ama Fazıl Say gibi tarihten bi haber büyük müzisyenlerimiz gibi de çamur at izi kalsın yapmadım, yazımda da yapmayacağım. Çünkü olabildiğince yapıcı bir eleştiri, biraz da iğneleyici bir eleştiri yapmaya çalışacağım. Eleştiri sonunda “ya bu adam filmi övdü mü, yerdi mi” ikilemine girmeniz hiçten bile değil.

 

Hz. Muhammed’in 600’lü yıllarda ashabına buyurduğu “Konstantiniye mutlaka fethonulacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır. Onu fetheden insan, ne güzel insandır” (yanlış olabilir) hadisiyle başlayan film, Casablanca filmini hatırlatacak gayet iyi Arabistan kompozisyonu ile ilk saniyelerde umut dolduruyor. Ardından zaman tünelinde 1400’lerin Edirne’sine, Osmanlı’nın İstanbul öncesi başkentine, Fatih’in doğumuna ışınlanıyoruz. Bayat ve yapay diyaloglar ile film daha ilk sahnelerden sizi filmden koparmayı başarıyor. Filmin ilk yarısı boyunca (2 saate yakın) hakim olan siyasi entrikalar ve Fatih’ten daha bir uzak kadraj, yine umut tazeliyor. Her ne kadar hikayenin büyük bir bütünü yüzeysel, yapmacık ve zayıf geçilse de.

Hikaye ilerledikçe Bizans’ın kirli oyunları ve siyasi planları, Batı’nın Bizans’ın kalan topraklarına karşı politik duruşları, Fatih’in bir yandan hiç kimsenin ihtimal vermek istemediği ve inanmadığı Fetih planlarını düşünmesi, bir yandan da gözü kara ve yerine göre diktatör yönetimini gözlemliyoruz. Vatikan-Cenevre-Edirne ve İstanbul arasında gidip gelen Fetih sürecinde, konuya girmeden önce yapılan tüm hazırlıklar insanın içini bayıyor. Her ne kadar bazı sahnelerde uğraş oranı fazla olsa da bazı sahnelerin o kadar ucuzca geçiştirilmesi en azından izleyen bilinçli tüketici için çekilmez bir adam oluyor, aksi, nalet. Senaryonun zayıflığının her bir sahneye ayrı ayrı markaj yaptığı filmin orta karar kurgusu da hiç iç açıcı değil açıkçası. Bazı sahnelerin hangi akla hizmeten aralara sıkıştırıldığını anlayamayabilirsiniz, ama ertesi sahnede ve onların toplamındaki sekansta film vasatın altından bir anlığına kurtulmayı başarıyor. Muhteşem dövüş sahnesi koreografilerini 2. Sınıf Hollywood filmlerinde bolca gördük, ama kendi sinemamızda bu kadar gerçekçi ve profesyonel de görmedik. Hikayenin bağlanması için büyük önem kat eden bu sahneleri kullanmakta sahne koordinatörünün büyük emekleri var.

 

Duygunun, ajite edilme oranının ve aksiyonun doruğunun her anında üst düzey besteleri ile olmayan Mehter Marşları’nı unutturacak Benjamin Wallfisch ezgileri, epik savaş filmlerine yakışacak çizgisini koruyor. Her ne kadar bazı salonlarca tecavüze uğrayan ses sistemlerinin içinden o müthiş tınıları duymak filmin içine seyircisini direk sokmaya yetiyor. Fazıl Say konusuna filmle alakasız olduğu için pek girmek istemiyorum ama kıskanması normal gibi sanki.

 

En azından filmin 2. yarısı için, başlangıç için gayet iyi şehir tasarımları için ve koreografik sahnelerdeki ustalık için övgü toplayacak görsel efekt kullanımına da değinmek gerekir. Yeşilin arkasında çekilen film tabirini 90’ların ortasından bu güne kadar kullanıyor sektör. Sektörün iyi veya kötü bir sürü CGI kullanımlı filmi oldu, bazıları aradan feci sıyrılıp gitti ve kategori dışı bıraktı kendisini. 17 milyon dolarlık bir filmi baz alarak konuşmak gerekir, bu yüzden eleştirileri ince eleyip sık dokumak şart olabilir. Fetih 1453, bu konuda amatör bir ekibin elinden çıktığını belli ediyor. Özellikle Fetih dışındaki hiçbir sahnede üst düzeylik seviyesine erişemeyen modellemeler, bir an 2. sınıf bir video oyununda hissettiriyor izleyenini. CGI destekli sinematografinin önünde kısa süreli şapka çıkarmak istiyorum. (Sanırım az önce Conrad Hall’dan Janusz Kaminski’ye kadar geniş bir kitleye hakaret ettim) 

Fetih 1453, Devrim Evin’in liderliğinde ilerleyen bir film değil, belki de en önemli özelliği bu. Sadece tek karakteri ön plana çıkaran bir yapıt da değil, eğer hesaplanırsa Ulubatlı Hasan rolündeki İbrahim Çelikkol daha fazla zaman almış olabilir, değinmek istediğim nokta da bu değil zaten. Ama sadece Fatih odaklı bir kamera izlemiyoruz, buna senaryonun aksaklığı veya tek iyi noktası, ne derseniz deyin ama bu filmin Fatih odaklı değil de Fetih odaklı bir film olduğunu da gösteriyor. Tarihi sahneleri ne kadar yansıttığı tarihçilerin işidir, ki bu filme Habertürk’ün geyikçi tarih ustalarının katkıları olduğunu da düşünürsek. Senaryo bir türlü derinleşemiyor, tek istediği şu şehri alıp eve gitmek gibi bir şey. Filmde de tek etkilenebileceğiniz sahneler Fetih sürecinin durgunluğa uğradığı sahneler olabilir. Özellikle Devrim Evin’in oyunun zirvesini de izleyebilirsiniz.

 

Peki bu filmi neden izlemelisiniz ? 3 saate değecek bir süresi var mı ? Eğer ki bayat diyaloglar, kötü CGI size yetiyorsa gidebilirsiniz. Savaş sahnelerindeki iyi işlenişi tatmak istiyorsanız gidebilirsiniz. Birkaç sekansın filmin tamamının önüne geçtiğini de söyleyeyim, eğer ki bu da bana yeter derseniz gidebilirsiniz. Ama bırakın şu ucuz milliyetçiliği de, Recep İvedik gibi bir seriye destek olmuş sinemacıdan nasıl bir epik film beklersiniz ki ? Dileğim büyük beklentiler ile gitmeyin, ama asla da Hollywood’un çarpık tarihindeki epik filmlerle de kıyaslamayın. Gidin, izleyin, sonra unutun. Çünkü film Bizans’a “Kahpe Bizans” demekten öteye de gitmiyor, finali dışında.



Yazar Hakkında

Erşah Odabaşıoğlu
Erşah Odabaşıoğlu
İzmir doğumlu. Dünya Sineması ve Amerikan Dizileri tutkunu. Ege Üniversitesi'nde öğrenci. Programcılık okuyarak onun hayallerini kuruyor, bir yandan da sinemanın büyüsüne kapılıyor. CV'sine sinema kültüründen başka birşey ekleyemeyecek kadar boş. Spielberg sayesinde sinemaya, Iron Maiden sayesinde rock müziğe heves saldı. Breaking Bad ve Leyla ile Mecnun, sinemadan koptuğu anlardaki tek ilacı. 2008 den beri sıkı bir sinefil.