Film Hakkında

Sinan Çetin imzası taşıyan Çanakkale Çocukları, bu haftanın en popüler filmi olmakla birlikte sezonun da merakla beklenen Türk filmlerinden biri idi. En nihayetinde gösterime girebilen film, Çanakkale Savaşı sırasında geçiyor ve iki ayrı cephedeki  iki kardeş üzerinden bir öykü anlatmayı deniyor… Herşeyden önce filmin hayli çarpıcı bir rüya sahnesiyle açıldığının altını çizmek gerekir. Annenin, iki oğlunun savaşta birbirlerini öldürdüklerini ve evlerinin bahçelerinde asılı bir yığın beyaz çarşafın kırmızıya dönüştüğünü gördüğü oldukça etkileyici bir görsel anlatım sunan bu sahnenin ardından anne, oğullarından birinin gerçekten savaşta olduğunu öğreniyor ve mebus olan kocasını, gücünü kullanarak, oğlunu savaş meydanından kurtarmaya yönlendiriyor ve ikili bunun için savaş meydanına uzanan bir yolculuğa çıkıyorlar. Filmin önemli bir kısmı da zaten savaş meydanında geçiyor…

Filmin prodüksiyon kalitesi açısından, sinemamız adına standartın üzerinde bir yerde durduğunu belirtmemiz gerek. Başta andığımız rüya sahnesinden başlayarak, savaş meydanındaki sahnelerin gerçekçiliğine kadar pek çok sahne, başarıyla görselleştirilmiş. Sinan Çetin, önceki filmi Kağıt’takine benzer şekilde, soluk renklerin ağırlıkta olduğu, kasvetli bir görsel dünya yaratıyor. Filmin temposu da yerinde sayılır. Sonlara doğru beliren ufak sarkmalar dışında, genel olarak ritmini koruyan bir film var ortada. Bunun yanı sıra, iki tarafın da psikolojisini anlamaya çalışarak, milliyetçilikten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan, objektif bir anlatım tutturmaya çalışması da bence olumlu…

Bu olumlu yönlerine rağmen maalesef Çanakkale’nin Çocukları, bence hedeflediklerine ulaşabilen bir film olamıyor. Bunun en büyük sebebi olarak, Sinan Çetin’in bir noktadan sonra savaş gibi, olabilecek en “sert” meselelerden birisine fazlaca naif yaklaşmasını gösterebiliriz. Bu naif yapı özellikle sonlara doğru iyice hâkim oluyor ve filmin bütün tadını kaçırıyor açıkçası. Çetin baştan itibaren rüya ile gerçeklik arasında bir yapı kurmayı zaten deniyor belki ama tüm filmi “zaten hepsi rüyaydı” gibi bir naiflik ile okuyup, filmin tüm kusurlarını görmezden gelmek de hayli zor oluyor maalesef. Özellikle ortalardan sonra müzik kullanımını da abartıp, duygusal aşırılıkların peşinden giden bir film olmaya başlıyor ki bence filmin girişindeki rüya – gerçek ikilemini de bir kenara fırlatıp atan, gereksiz bir girişim oluyor bu. Maalesef etkileyici olmaya çalıştıkça film, irtifa kaybediyor, hatta tüm ciddiyetini yitirip karikatürleşiyor…

Çetin şüphesiz, filmde ısrarla vurguladığı “kardeş kardeşi öldürüyor” meselesi üzerinden bugünün bir meselesine, Kürt sorununa vurgu yapmayı deniyor. Ama Çanakkale Savaşı ile Kürt meselesinin yapılarının birbirine tam olarak ne kadar uyum gösterdiği de tartışma konusu tabii. Sinan Çetin’in naifliği burada da ortaya çıkıyor ve meselenin ne olduğu hiç önemli olmaksızın tüm savaşlar aynıdır gibi bir noktaya geliyor. Evet tüm savaşlar masum insanların, bir takım iktidar sahiplerinin hataları yüzünden ölmesi yönüyle aynıdır ama sadece bunun üzerinden, farklı bir meseleye vurgu yapmak isterseniz, biraz daha derinlik ve incelik gerekir. Film ise özellikle ortadan sonra böyle bir seyir izlemekten maalesef çok uzaklaşıyor. “Çanakkale Savaşı gibi Türkler açısından haklılığı su götürmez bir savaş üzerinden savaş karşıtı mesaj veren film çekilemez” tadındaki genelleyici yorumlara pek katılamamakla birlikte, kendi adıma bu anlatım modeli ve sığlık ile böyle zor bir işin altından kalkılamaz gibi bir yorumda bulunabilirim…

Diğer yandan özellikle finaldeki en son çarpışmanın, öncesi ve sonrasıyla resmedilişi, filmin savaş karşıtı mesajı açısından anlamlı ve akılda kalıcı. Oktay Kaynarca’nın oynadığı subay karakterinin, mebus Kasım Bey’e “Siz savaş çıkartırsınız, biz ölürüz” dediği sahne de iktidar sahibi olanların çıkarttığı savaşlarda, günahsız ve hatta niye orada olduklarını bile tam olarak kavrayamamış askerlerin öldüğünü vurgulaması açısından önemli.  Ayrıca eşi Rebekka Haas ve iki oğluna başrollerde yer veren Sinan Çetin’in bir anlamda “iki kültür arasındaki aile” meselesi üzerinden kişisel bir noktaya varmayı denediği bile söylenebilir.

Oyunculardan Haluk Bilginer ve Yavuz Bingöl bence çok iyi yazılmamış ve geliştirilmemiş karakterlerde ellerinden gelenin en iyisini yapmayı deniyorlar. Yönetmen, ailesinin üç üyesinden de bence tatminkar performanslar alıyor. Ancak genel toplamda filmin oyunculuk açısından çok iyi bir yerde durmadığını da söylemeliyim…

Sonuç olarak Çanakkale Çocukları, bence biraz aceleye gelmiş duran senaryosu, çok iyi yazılmamış diyalogları ve öyküsündeki dalgalanmalarla kusurları bol bir film. Ayrıca yönetmen, zaten duygusal iniş çıkışları fazla bir savaş filminin içerisine bir de girişteki rüya bölümünden başlayarak gelişen sürreel bir atmosfer de katmak istiyor ki bu filmi daha da “ortaya karışık” hale getiriyor. Ancak tüm bu eksiklerine rağmen, bence iyi niyetli, savaş karşıtı mesajlar vermeye çalışan, kısmen de bunu başaran, prodüksiyon kalitesi Türk sineması açısından standardın üzerinde bir popüler sinema örneği var karşımızda ve seyredilebilir olma özelliğini korumayı başarıyor…



Yazar Hakkında

Ferit Güney
Ferit Güney
Yazarın, sinemaya olan ilgisinin başlangıcını çocukluk döneminde izlediği "ucuz" korku filmleri oluşturuyor. Bunun da verdiği ilhamla sinemada ticari/sanatsal ayrımına hiçbir zaman inanmadı. En sevdiği şeylerin başında şüphesiz, film izlemek ve sinema üzerine yazmak geliyor...