Film Hakkında

Anneler, babalar ve bebekleri. Daha derinden bakmak gerekirse loğusa bir annenin sorunları, bu sorunları asla anlamayacak olan baba ve tatlı mı tatlı küçük bir yaratık. Elbette en derine indirgenmiş hali bu değil ama Rémi Bezançon’nın Un heureux événement (A Happy Event) isimli son filmde üstünde durduğu konular bunlar. Komedi ve dramı bir araya getiren yapım, festivalin Antidepresan bölümünde gösterildi.

Genç aşıklar Barbara (Louise Bourgooin) ve Nicolas’nın (Pio Marmai) sinemada gördüğüm en sevimli ve özgün tanışma hikayelerinden biriyle başlayan film, ikilinin tutkulu bir ilişkiye başlamasıyla devam ediyor. Bir DVD’cide çalışan Nicolas, dükkanın vitrinine bakmakta olan Barbara’yı gördüğü an nefesi kesilir. Daha sonra DVD’lerin üstünde yazan film isimleriyle iletişim kuran (ki filmin en eğlenceli kısımlarından biriydi bence bu tanışma öyküsü) ikili, sonrasında birlikte yaşamaya başlıyor. Her şey mükemmel giderken bir gün Nicolas, Barbara’nın kulağına çocuk istediğini fısıldıyor ve hemen bunu eyleme geçiriyorlar. Hayal ettiğinden çok daha farklı bir hamilelik süreci geçiren Barbara, dokuz ayın sonunda dünyalar tatlısı kızını dünyaya getiriyor. Beklendiği gibi ilk gün annelik içgüdüsünün karmaşık hissiyatlarını yaşayan Barbara’nın bunu yenmesi uzun sürmese de yeni bir duygu durum değişikliğine girecek olduğundan habersiz yaşıyor.

Nicolas, karısına sadık bir adam. Özellikle Barbara hamileyken onu aldatma emaresi göstermemesi ile hem sempati kazanan bir karaktere bürünüyor (en azından benim gözümde), hem de hikayenin ilerledikçe artan dram dozunu daha en baştan yükseltmiyor. Fakat özellikle doğumdan sonraki bir yıl içerisinde Barbara’yı anlamakta zorlanıyor Nicolas. Barbara’nın hareketlerinin kabul edilebilirliği tartışılır ama anne olmaya hazır olmayan, daha doğrusu hazırlanmayan kadınlarda kolayca gözükebilecek bir sendroma giren Barbara’ya destek çıkmıyor Nicolas. Birbirlerini sevseler de adam oldukça pasif kalıyor Barbara’nın sorunları söz konusu olduğunda. İşte bunun tam da o dram dozunu ayarlamak için öyküye dahil edildiğini düşünüyorum. Gerçi filmin uyarlandığı romanın yazarı Eliette Abecassis de eserinde bu durumu bu şekilde mi irdeledi bilmiyorum çünkü kitabı okumadım.

Filmde anneanne ve kaynana tiplemeleri de olduğu gibi verilmiş. Kaynana daha çok gelininin (nasıl terimler kullanıyorum ben!) adeta çömez olduğunu düşündüğünden olaylara burnunu sokarken Barbara’nın annesi de çoğu zaman vurdumduymaz fakat annelik konusundaki bilgisi bol bir tiplemeyi canlandırıyor.

Bir hekim adayı olarak filmde beni en çok sevindiren şeyin Barbara’nın bebeğini anne sütü dışında bir şeyle yahut meme dışında başka araçlarla (biberon gibi) beslemeye karşı durması olduğunu da belirtmek isterim. Gerçi özellikle girdiği kulübün anne ve çocuk sağlığına yarardan çok zarar verdiğini düşünüyorum. Anne ile bebeğin zaten içgüdüsel anlamda birbirine bağlı olduğuna inanırım, bunu sağlamak için gereğinden fazla özen göstermeye ihtiyaç duyulmasına da anlam vermiyorum. Barbara ise tam da bunu yapıyor, bebeğinin ileride kendisini sevip sevmeyeceğinden ve onunla arasındaki mesafesinin fazla olmasından korktuğu için böylesi yollara girişiyor.

Tahmin edebileceğiniz gibi filmin sonlarına doğru tüm bunlardan sıkılan ve patlayan Barbara, bebeğini ve Nicolas’yı bırakıp bir süreliğine istirahat için annesinin evine kaçıyor. Burada ayrıca yaşadığı şeyleri, anne olanlara ve olacaklara anlatmak amacıyla bir roman yazmaya başlıyor. Yine çok şükür ki dram dozununu ayarlayabiliyorlar ve Nicolas, ondan vazgeçmektense Barbara’yı ne kadar çok sevdiğini anlıyor. Barbara geri döndüğünde ise (yanlış görmediysem) elinde ikinci bir pozitif hamilelik testini hem Nicolas’nın hem de seyircinin gözüne sokuyor.

Hamilelik ve doğum sonrası duygu durum değişiklikleri konularında tabuları yıkmak için ortaya çıkarılan bu film, çoğu zaman komik ama yer yer duygulandıran bir yapım. Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptıktan sonra iyi ki buralara da uğramış dedim, insanların gülmek için Recep İvedik gibi filmleri seçtiği ve gerçek komedi filmi bulmakta zorlandığımız şu diyarlarda benim gibi birine ilaç gibi geldi.

 



Yazar Hakkında

Burak Hazine
Burak Hazine
1991 doğumlu. Bir süredir sinemayla ilgilenmekte olan, tıp fakültesinin sosyalleşmeye çalışan öğrencisi. Boş vakitlerini sinema filmi izlemek ve sinemaya dair kitaplar okumakla değerlendirerek bu alanda ilerlemeyi ve gelişmeyi hedefliyor. Şu an için sinema yazarlığı ve hakimiyeti konusunda pek bir iddiası yoktur. Kendisini blogundan yahut direkt Twitter'dan takip edebilirsiniz.