Özel Dosya

2012/12/30

Hapishane Filmleri

Diğer Yazıları: »
Yazan: Ferit Güney
2012/12/30
21

Hapishaneler, sinemanın tarih boyunca oldukça sık uğradığı mekânlardandır. Zaman zaman büyük çoğunluğu söz konusu mekânda geçen, zaman zaman kısmen buraya uğrayan ya da yolu buradan geçen filmler beyazperdede boy göstermiştir. Bazen hapishane yaşamının koşullarını, zorluklarını anlatan, bazen mahkûmların psikolojilerine odaklanan, bazen kaçış mevzusu üzerine şekillenen, bazen de hapishane yaşamını mizahla harmanlayarak anlatan filmler her dönem karşımıza çıktı ve halen de çıkmaya devam ediyor. Elbette bizim sinemamızda da zaman zaman hapishane filmleri izledik, izliyoruz. Bunların en son örneği de geçtiğimiz günlerde vizyona giren F Tipi Film. Çok sayıda yönetmenin çektiği onar dakikalık tecrit temalı filmlerden oluşan yapım ciddi anlamda yankı uyandırdı. Biz de bu filmin vizyona girmesini fırsat bilerek sinema tarihinin hapishanede geçen filmlerine şöyle bir bakalım istedik…

Açıkçası dosyayı hazırlamaya başlamadan önce düşündüğümden/hatırladığımdan çok daha fazla bu sınıfa girecek film olduğunu gördüm. Dolayısıyla dosyayı hazırlarken belli bir yol izlemem gerekiyordu. Belli sayıda filmden oluşan bir seçki yerine, kronolojik sırayla sizleri sinema tarihinde yolculuğa çıkaracak bir tarzı tercih ettim. Bu başlığa uyacak yerli filmlerimizi de ayrıca ele almayı tercih ettim. Tabii belirttiğim gibi sinema tarihinde bu başlığı karşılayacak o kadar çok film var ki, ancak kendimce belirlediğim kriterlere göre seçimler yaparak, belli başlı filmleri ele alabildim. Türe tam anlamıyla veya kısmen giren film sayısının fazlalığı nedeniyle burada anamadığımız bazı filmlerden ötürü şimdiden özür dileyerek girişi yapalım…

1929 yapımı Josef Von Sternberg imzalı Thunderbolt, hatırlanabilecek en eski hapishane filmlerinden biridir. Hapishanede idamını bekleyen azılı bir suçlu olan Thunderbolt, yan koğuşundaki adamı öldürmeyi kafaya koyar. Sebep ise adamın, kendisinin kız arkadaşına aşık olmasıdır. Oysa adamın, Thunderbolt’un kızla ilişkisinden haberi yoktur. Film, hem hapishane yaşamına dair pek çok ayrıntıyı içermesi, hem de dönemine göre farklı sayılacak üslubu ile anılmayı hakeden işlerden biridir. 1920’li yıllardan anılması gereken bir diğer film, bir Alman filmi olan Geschlecht in Fesseln’dir.  Filmin başındaki bir dizi olay, Franz Sommer adındaki genç bir adamın cinayet suçuyla kendisini hapishanede bulmasına yol açar. Filmin büyük çoğunluğu da Franz ile hapishanedeki hücre arkadaşı Rudolf Steinau’nun ilişkilerine odaklanır. Aralarındaki yakınlık temasal anlamda farklılıklar içerir. Öyle ki film bugün, Alman sessiz sinema döneminin gay temalı filmleri arasında anılmaktadır. Filmin sonunda ise hapisten çıkıldıktan sonra, içeri girmeden önce sürdürülmekte olan hayatın ve ilişkilerin asla aynı olmayacağı vurgulanır…

30’lu yıllar nitelik açısından çoğu pek de parlak olmasa da çok sayıda hapishane filminin çekildiği bir dönemdir. Hell’s Highway, Each Dawn I Die, Penitentiary, San Quentin, Prison Without Bars ismini sayabileceğimiz örneklerdendir. Üzerinde duracağımız film olan Convict 99 ise sesli dönemin ilk uzun metraj hapishane komedilerinden biri olma gibi bir özelliği taşıyor. Marcel Varnel imzalı filmde, kendini tuhaf olaylar dizisi sonucu hapiste bulan bir okul müdürünün hikayesi anlatılıyor. Hapishane yaşamına çok derinlikli bir bakış atılamamış olsa da ucundan kıyısıdan meseleye girilmesiyle ve türe komediyi de eklemleyen ilk filmlerden biri olmasıyla dikkate değer olduğu kesin…

40’larda Brute Force, Canon City gibi başarılı Amerikan filmleri çekildi. 1946 yapımı Sciuscia ise bu dönemin en önemli işi olarak anılmayı hakediyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkilerinin yoğun şekilde hissedildiği bu Vittorio De Sica filmi, aynı zamanda En İyi Yabancı Film Oscar’ını kucaklamayı da başardı. Boyacılık yapan iki çocuğun dostluğunu çok yalın ve gerçekçi bir biçimde anlatan film, çocukların dönemin şartları ve çevresel etkilerle suça bulaşmalarını ve hapse düşmelerini anlatıyordu…

1950’lerde de bu alt türe ait vasatı aşamayan bir dolu film çekildi. Anna Magnani’nin başrolde oynadığı 59 yapımı İtalyan filmi Nella Citta L’inferno, bir kadınlar koğuşunda geçmesiyle dikkat çekiciydi. Amerikan filmleri arasındaki en dikkat çekici örnek Don Siegel imzalı Riot In Cell Block 11 idi. Hapishane koşullarını, mahkumların hem kendi aralarında, hem gardiyan ve hapishane görevlileri ile olan ilişkilerini yansıtışındaki gerçekçilikle öne çıkan filmin ilginç de bir özelliği vardı. Yapımcı Walter Wanger, karısı ile ilişkisi olduğunu düşündüğü bir adamı vurmuş ve bir süre hapis yattıktan sonra çıkmış, ilk işi ise bu filmin yapımcılığını üstlenmek olmuştu…

CoolHandLuke_117Pyxurz60’lar sinema tarihinin en iyi birkaç hapishane filminin çekildiği dönemdi. Paul Newman’ı başrole taşıyan Stuart Rosenberg imzalı Cool Hand Luke, tüm zamanların en iyi hapishane filmlerinden biri olarak bilinir. Newman, tam bir antikahramanı oynar. İsyankar, asi ruhlu kahramanımız, olmadık bir sebeple kendini hapishanede bulur. Sonrasında oradaki hemen herşeye karşı bir başkaldırış göstermeye başlar. Böylece film de sistemi, hapishaneyi, suç ve suçlu olma kavramlarını masaya yatırıp sorgulamaya başlar. 60 yapımı Fransız filmi Le Trou ise Jacques Becker imzası taşır ve Jose Giovanni’nin romanından uyarlanmıştır. Le Trou, hem hapishane koşullarını ayrıntılarla ve sömürüye hiç kaçmadan anlatması, hem de “hapishaneden kaçış” olayını çok detaylı şekilde ele almasıyla tür içerisinde önemli yer tutan bir filmdir. 62 yapımı The Loneliness of the Long Distance Runner ise İngiliz Özgür Sinema Akımı’nın en önemli filmlerinden biridir. Tony Richardson imzalı film, çok naif ve sade anlatımına karşın bir yandan da oldukça sert bir sistem eleştirisi taşır. Kısa bir öyküden uyarlanan film, Colin Smith adlı bir gencin ıslahevine nakledilişi ile başlar ve geri dönüşlerle ıslahevindeki hayatı arasında bağlar kurarak ilerler. Richardson’un filmi hem anlatımı hem de finaliyle çok özel bir filmdir. Bu dönemden 62 yapımı Birdman Of Alcatraz’ın da en azından ismini anmış olalım…

70’ler denince türün en azından bizim için akla gelen ilk örneği Midnight Express’tir şüphesiz. Ülkemizde büyük tartışmalar yaratan, yasaklanan Alan Parker imzalı film, pek çok zaaflarına rağmen anılmayı hakediyor. Türkiye’de sevgilisiyle beraber tatil yapan bir Amerikalı’nın, tatil dönüşü, arkadaşlarına satıp para kazanmak için yanında 2 kg haşhaş götürmek isterken yakalanmasıyla başlayan süreç, bilmediği bir yerde, ağır hapishane koşulları ile karşılaşmasına kadar uzanır. Gerçek bir öyküden yola çıkan filmin senaristi Oliver Stone, yıllar sonra olayları aşırı dramatize ettiği için Türkiye’ye bir özür borçlu olduğunu belirtecektir. Tüm politik tartışması ve senaryosunun aşırılıkları bir yana, sinematografik anlamda, baştan sona kendini izleten bir filme imza atmıştı Alan Parker. Don Siegel imzalı 76 yapımı Escape From Alcatraz, başrole Clint Eastwood’u taşıyışı ve hapishaneden kaçışı incelikle ele alışı ile akıllardan çıkmayan bir klasiktir. 79 yapımı Alan Clarke imzalı İngiliz filmi Scum ise bir çocuk hapishanesinde geçen, oldukça sert sahnelere sahip bir filmdir…

80’lerin en bilinen hapishane filmi olarak Brubaker’ı sayabiliriz. Stuart Rosenberg imzalı filmde Robert Redford, idealist bir hapishane müdürü rolüyle karşımıza çıkar. Hapishane koşullarını düzeltmek için neler yapılabileceği ile ilgili daha sağlıklı bilgi sahibi olmak isteyen adam, mahkum rolüyle bir hapishaneye girmeye karar verir. Çıkış noktası itibarı ile alt türün çoğu örneğinden ayrılan film, uygulamada da hayal kırıklığına uğratmayacak bir atmosfer kurmayı başaran bir iştir. Bu dönem içerisinde Avustralya yapımı Stir, İsrail yapımı Me’Ahorei Hasoragim gibi farklı ülkelerden gelen örnekler dikkat çekerken, Amerikan yapımları içerisinde ise Mel Gibson’lı Mrs. Soffel ve Sean Penn’li Bad Boys vasatı aşmayı başaran örneklerdir…

indirTüm zamanların en çok bilinen ve sevilen hapishane filmlerinden biri olan Shawshank Redemption 1994 yılında çekilmişti. Ülkemizde Esaretin Bedeli adıyla bilinen film, Stephen King’in bir öyküsünden Frank Darabont tarafından uyarlanmıştı. Karısını öldürmek suçuyla şaibeli bir şekilde hapse gönderilen bankacı Andy Dufresne’in, burada hiç alışık olmadığı koşullardaki bir hayata uyum sağlama mücadelesi, azmi, orada tanıştığı Ellis Boyd Redding adlı bir mahkumla dostluğu ve zamanla tüm mahkumları etkileyişi,ni duygusal fakat ölçülü bir dille anlatan film, Tim Robbins ve Morgan Freeman’in varlıklarından da büyük güç alıyordu. 99 yılında çekilen bir başka Stephen King uyarlaması Green Mile da yine Frank Darabont tarafından uyarlanan bir hapishane filmiydi. Duygusal bir anlatıma sahip film, yine başarılı oyunculukları ve Darabont’un hakkını veren yönetmenliğiyle seyirciyi fazlasıyla etkiledi. Bir başka örnek Tim Robbins’in bu kez yönetmen olarak karşımıza çıktığı Dead Man Walking idi. Sean Penn ve Susan Sarandon’ın oyunları ile değeri daha da artan film, öykü olarak da ilginçlikler taşıyordu. İdam mahkumu bir adam ile onun son döneminde bakıcılığını üstlenen bir rahibenin ilişkisine odaklanan yapım,  rahibenin, kurbanların aileleri ile empati kurmasını da dışarıda bırakmadan hem gerçekçi, hem duygusal bir atmosfer kurmayı başarıyordu. Yanlış bir karar ile hapse atılan boksör Rubin Carter ve ona inanarak, kendisini hapisten kurtarmak için çabalayan bir grup insanın ilişkisini anlatan Norman Jewison’ın yönettiği Hurricane, Tony Kaye’in yönettiği, bir Neo-Nazi’nin, hapse düştükten sonra yaşadığı aydınlanma ile kardeşinin de kendi yolundan gitmesini önleyebilmek için gösterdiği büyük çabaya odaklanan American History X gibi örnekler ile 90’lı yıllar Amerikan sinemasından hapishanede geçen çok sayıda iyi filmin çıktığı yıllar olmuştur. Amerika dışından ise, Jim Sheridan’ın yönettiği IRA temalı ve Daniel Day-Lewis’li In The Name of the Father ve 95 Avustralya yapımı Life sayılabilir…

2000’li yılların şu ana kadarki süreci de bu alt tür açısından oldukça zengin geçti. Hatta tüm zamanların en iyileri arasında sayılabilecek bazı filmlere bile ev sahipliği yaptı denilebilir. Bunlardan biri olan 2009 yapımı Jacques Audiard imzalı Un Prophete, 19 yaşındaki Cezayir kökenli Malik El Djebena’nın polis memuruna saldırmaktan altı yıl hapis cezası almasıyla başlıyor. Kendisini alışık olmadığı  bir dünyada bulan genç, hayatta kalabilmek için artık bambaşka bir adam olmak zorunda olduğunu anlar. Genç adamın geçirdiği değişimi adım adım ve ustalıkla anlatan Audiard, suç dünyasının bir kez adım atıldığında geri dönülemezliğini vurgularken oldukça sert sahnelere yer vermekten de geri kalmıyordu. Bobby Sands’in gerçek hayat hikayesinden yola çıkan 2008 yapımı Hunger, Steve McQueen’in oldukça stilize yönetmenliği ile sıradan bir hapishane filmi olmaktan çıkıyordu. Aslında yönetmenin el attığı temalar itibarı ile tam bir hapishane filmi bile sayılmaz ancak neticede neredeyse tamamı hapishanede geçen bir film olduğu da bir gerçek. Oldukça stilize bir başka film ise sonradan Drive ile rüştünü iyice ispat eden Nicholas Winding Refn’e ait olan Bronson’dı.  Michael Peterson ve alter-egosu Charles Bronson’ın hikayesi şiddeti estetize etmekten kaçınmayan, oldukça farklı bir filmdi, belki de bir şiddet senfonisiydi. Yönetmenliğiyle öne çıkan ve yine gerçek hayattan alınma bir hikaye anlatan diğer film ise Andrew Dominik’in Chopper’ı idi. Hem kısmen eğlenceli, hem de oldukça sert olan film, Dominik’in suç ve suçlulara olan farklı bakışının ilk örneği olması açısından önemliydi. Bu yıl izlediğimiz Taviani Kardeşler’ın Caesar Must Die’ı ise oldukça farklıydı. Bir hapishanedeki suçluların Shakespeare’in Julius Ceasar’ını sahnelemeleri üzerinden şekillenen film, prova sahneleri ile ilerlerken, oyunun dışına çıkılan anlarla da derinlik kazanıyor ve unutulmazlaşıyordu.

celda-211-011Yine çok sevilen bir diğer film İspanyol yapımı Celda 211 idi. Bir hapishanede gardiyan olarak işe başlayacak olan Juan’ın bir dizi olay neticesinde kendisini boş bir hücrede bulması ve hayatta kalmak istiyorsa mahkum rolünü oynamak zorunda olduğunu anlamasıyla başlayan film, dinmeyen tansiyonu ve bitmeyen entrikalarıyla kendini izleten, hayli sert sahnelere de sahip ilginç bir filmdi. 2010 Romanya yapımı If I Wanna Whistle, I Whistle da başkarakteri ve gerçekçi hapishane portesi ile dikkat çeken, ilgiye değer bir başka filmdi. Türün çoğu filminin aksine taşıdığı eğlenceli yönle dikkat çeken Amerikan yapımı I Love You Philip Morris, kadınlar koğuşunda geçen dramatik ve sert Arjantin filmi Leonera, soğuk ve sert atmosferiyle ilgi çeken Norveç filmi Kongen av Bastøy, hapishane çalışanlarının gözünden anlatılan iki film; Kore yapımı Jiphaengja ve İngiliz yapımı Screwed, kapalı kalma olayının psikolojik boyutuna odaklanan Alman filmi Das Experiment ve Amerikan yeniden çevrimi The Experiment,  kadınlar hapishanesinden geçen İran filmi Zendan-e Zanan, Brezilya yapımı Carandiru ve Dogma prensipleriyle çekilmiş olmasıyla dikkat çeken Danimarka yapımı, bir diğer kadınlar hapishanesi filmi, Forbrydelser dönemin sayılmaya değecek diğer hapishane filmleridir…

Sinemamıza bakacak olursak, ilk akla gelen örnek olarak Yılmaz Güney’in Duvar’ını saymak gerekir herhalde. Çocuklar koğuşunda çıkacak ve tüm cezaevine yayılacak bir isyanı, öncesindeki hapishane koşulları ile beraber anlatan Güney’in çok gerçekçi bir atmosfer yaratarak hatırı sayılır bir iş çıkardığı kesin. Bir diğer önemli film, annesiyle beraber kadınlar hapishanesinde kalan bir çocuğun gözünden anlatılan Tunç Başaran imzalı Uçurtmayı Vurmasınlar’dır şüphesiz. Kadir İnanır’ı başrole taşıyan dört film; Melih Gülgen’in yönettiği Tatar Ramazan ve Tatar Ramazan Sürgünde ile Halit Refiğ’in yönettiği Karılar Koğuşu ve Erdoğan Tokatlı’nın 72.Koğuş’u bu kategoriye sokabileceğimiz diğer filmlerdir. Yakın dönemde ise çoğunun nitelikleri çok parlak olmasa da, Abdullah Oğuz’un yönettiği O Şimdi Mahkum, Ferhan Şensoy’lu kara komedi Pardon, Hamdi Alkan’ın yönettiği Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım, Yavuz Bingöl ve Hülya Avşar’lı 2011 yapımı 72.Koğuş uyarlaması gibi yapımlarla, sinemamızda da bu alt türde örnekler çıkmaya devam etmektedir. Tabii son olarak bu dosya için çıkış noktamız olan F Tipi Film’i saymadan geçmek olmaz. Başta da belirttiğimiz gibi onar dakikalık, 10 farklı yönetmence çekilmiş 9 adet tecrit temalı kısa filmlerden oluşan yapım kendi içinde güzel bir bütünlük sağlamayı da başarıyor. Yönetmenler arasında Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Reis Çelik, İlksen Başarır, Hüseyin Karabey gibi tanıdık isimler var…



Yazar Hakkında

Ferit Güney
Ferit Güney
Yazarın, sinemaya olan ilgisinin başlangıcını çocukluk döneminde izlediği "ucuz" korku filmleri oluşturuyor. Bunun da verdiği ilhamla sinemada ticari/sanatsal ayrımına hiçbir zaman inanmadı. En sevdiği şeylerin başında şüphesiz, film izlemek ve sinema üzerine yazmak geliyor...




Henüz Yorum Yok


ilk yorum yapan siz olun!


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>