Özel Dosya

2012/10/07

Sinema ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)

Diğer Yazıları: »
Yazan: Aras Okuyucu
2012/10/07
Kopyası k242071_ira_poster-bobby-sands-resistance1

Yönetmenliğini James Marsh‘ın yaptığı ve başrollerinde Clive Owen ile Andrea Riseborough‘un yer aldığı “Shadow Dancer” bu hafta vizyona girdi. Filmle ilgili eleştiriyi buradan okuyabilirsiniz. Kıyısından köşesinden IRA mevzusuna değinen bu film vesilesiyle bu haftayı sinemada IRA konusuna ayırdık.

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu köklerini neredeyse 19’uncu yüzyıla kadar yaslayan, 20’nci yüzyılın da tamamında çeşitli dönüşümlere uğrayarak varlığını sürdürmüş bir organizasyon. Kurulduğu dönemde oldukça radikal eylemlere imza atıp İrlanda’nın İngiltere’den bağımsızlığını ilan etmesini sağladı. Bunun ardından IRA birçok dönüşüme uğradı ve içinden neredeyse 10’a yakın “Hakiki IRA”, “Orijinalin Devamı olan IRA” gibi kimisi kısa ömürlü kimisi uzun ömürlü birçok örgüt doğdu. Her bir farklı IRA kopyasının istekleri Birleşik İrlanda Cumhuriyeti isteğinden başlayıp Marksist bir çizgiye kadar değişiyordu. Bu sebeple aslında sonradan da değineceğim Michael Collins’deki IRA’yla bu hafta gösterime giren Shadow Dancer’deki IRA tam olarak aynı örgüt değil.

Aşağı yukarı bir asır süren olaylar sinemaya da yansıdığında, milliyetçi duyarlılıkla harmanlanmış filmlerin yanı sıra, küçük insanların bu dönemdeki hayatlarını anlatan, ya da sadece bir IRA bombacısının bulunduğu Western’lere kadar çok değişik türde filmler ortaya çıktı.  İrlanda’nın politik tarihini 20’nci yüzyıl’da başından geçenleri tamamen buraya sığdırabilmek mümkün değil. Bu sebeple sinemada IRA’dan bahsederken, bu yapılanmaya dair veya bu yapılanmayla az da olsa ilişkisi olan çok önemli filmlerden bahsetmek daha uygun olacaktır.

IRA’nın Erken Dönem Tasvirleri

IRA’yla ilgili filmlerin tarihi 1935’e kadar dayanıyor. Örgüt hakkındaki ilk film The Informer (Muhbir) fırsatçı bir adamın hikâyesini anlatıyor. Yufka yürekliliğinden ötürü IRA’dan kovulmuş Gypo, kız arkadaşıyla beraber Amerika’ya gitme hayalleri kurmaktadır, fakat 10£’luk biletlere verebilecek parası yoktur. IRA’dan bir arkadaşının, ihbar edilmesi karşılığında 20£’luk ödül konmuştur. Gypo hemen bu fırsatı değerlendirip 20£’luk ödüle konar. Fakat İngiltere, İskoçya, İrlanda’yla ilgili filmlerde sıkça değinilen alkol batağına saplanır. Parayı şuursuzca içkiye yatırmaktadır, durumu eski örgüt arkadaşları fark edince maliye gibi başına üşüşüp defterini düreceklerdir. Dönem filmlerinde yaygınca rastlanan ihanet, pişmanlık, fırsatçılık temalarının işlendiği bu film 4 adet Oscar Ödülü almış. Müziklerini Rüzgâr Gibi Geçti, King Kong, Casablanca gibi filmlerin de müziklerini yapmış olan Max Steiner üstlenip bir de Oscar ile ödüllendirilmiş.

Fakat bu konuda değinilmesi gereken bir nokta var, çünkü biliyoruz ki Sartre Nobel Ödülü’nü reddettiğinde de Marlon Brando ödülü almak için bir Amerikan Yerlisi yolladığında da bu tip kurumlara karşı içimizin yağlarını eriten bir şey olmuştu. Bunun en azından Oscar Ödülleri için geçerli olanı, The Informer’la başlıyor. Senarist Dudley Nichols, Akademi ile endüstrideki çeşitli dernekler arasında sendikalaşma üzerine anlaşmazlıklar olmasından ötürü ödülü reddetmiş.

1921 yılında İngiliz-İrlanda Antlaşmasıyla, Kuzey İrlanda hariç, merkezi Dublin olan İrlanda Cumhuriyeti tanınmıştır. Bu tarihte orijinal IRA kendini fesheder. 1922 yılında on ay sürecek, antlaşmayı imzalayan eski IRA militanları aynı zamanda yeni İrlanda Milliyetçi Ordusuyla, bu antlaşmanın Büyük İrlanda Cumhuriyeti’ne bir ihanet olduğunu düşünen yeni IRA yapılanması arasında bir iç savaş başlar. Bundan sonra bahsedilecek filmlerde 1922-1969 arasına değinenler, daha köktenci olan IRA’yla ilgili olacaktır. Zira İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’yi yıpratma amacıyla IRA’ya katılmaya çalışan fakat reddedilen Bridie Quilty’nin öyküsünü anlatan I See a Dark Stranger bu filmlerden biridir. IRA’ya katılamayınca Almanlar tarafından “Öyle de İngiltere’ye karşısın, böyle de İngiltere’ye karşısın bari bize ajanlık yapıp vatanına hizmet et” diye ayartılan bir kadını anlatır film.

1947 yapımı Odd Man Out, İngiltere-İrlanda yapımı ortak bir film. Önemli olmasının sebebi IRA meselesine de değinen ilk film-noir olması. İngiltere doğumlu olan F.L. Green’in romanından uyarlama Odd Man Out, Kuzey İrlanda yönünden meseleyi ele almış. Mesela Incendies’de filmin geçtiği ülkenin hangi ülke olduğunu bilmememize rağmen nasıl Lübnan olduğunu tahmin edebiliyorsak, Odd Man Out’da da aslında doğrudan isim verilmemesine rağmen filmin çevresinde bulunduğu örgütün IRA olduğu seziliyor. Örgüte kaynak sağlamak için bir gece hırsızlığa çıkıp yakayı eleveren Johnny McQueen’in, polis ablukası altında Belfast’tan kaçış hikâyesini anlatıyor. Film birçok yönden kara film geleneğine dâhil olsa da, önemli yönlerinden biri olan femme fatale eksikliği çekiyor. Kadın karakterin, ana şefkatiyle bir tek izleyiciyi kucaklamadığı kalıyor. Yine de, elem dolu sonuyla bu açığı kapatmayı başarıyor Odd Man Out.

1960 sonrası Çekilen Filmlerde IRA Tasviri

Burada, tam olarak dönüşüme uğrayan bir türün varlığından söz etmek mümkün olmadığı için belli geniş yapım aralıkları vererek filmlerden bahsetmek konuyu daha kolay anlaşılır hale getirecektir. Zaman aralıklarında IRA’ya göre değil, filmlerin çekiliş tarihlerine göre devam ediyoruz.

Sergio Leone’nin yönetmenlik hayatı Bisiklet Hırsızları gibi mükemmel bir filmde yardımcı yönetmenlik yapmasına kadar dayanıyor. Kendisinin kim olduğuna dair detaylı bir bilgi vermek sanırım ayıp olur. Spaghetti Western Üçlemesi’nin ardından onları aşamamasına rağmen Duck! You Sucker isminde bir film çekiyor. Film IRA’yla biraz yüzeysel bir şekilde bağlanmasına rağmen yine de çok önemli bir yapım. 1913 yılında İlk IRA’nın döneminde bir bomba uzmanı olan John Mallory, Juan Miranda adında Meksikalı bir kanun kaçağıyla tanışır. İngilizlerden kaçmasına rağmen, Mallory Meksika’daki devrimci gruplarla irtibata geçip, hizmetlerinde olduğunu belirtir. Para kazanma peşindeki Miranda ve devrimci grubun önderlerinden biriyle anlaşıp bir bankayı patlatırlar. Fakat bankadan para değil, askeri hapishane olarak kullanıldığından ötürü onlarca devrimci mahkûm çıkar. Miranda ve Mallory farkında olmadan Meksika Devriminde aktif bir rol oynayacak hale gelmişlerdir. Leone’nin nedense pek az bilinen bu filmi çeşitli kaynaklarda Once Upon a Time in the West ve Once Upon a Time in America’yla beraber epik bir üçlemenin ikinci ayağı olarak kabul edildiğinden bahsediliyor. Fakat bunun biraz zorlama bir üçleme olduğu aşikâr.

Helen Mirren ve geçtiğimiz günlerde sinemaya veda eden Bob Hoskins’in rol aldığı 1980 yapımı The Long Good Friday, aslında bir gangster filmi olmasına rağmen IRA ile Duck! You Sucker’a göre daha yakın bağlara sahip. Bu filmde bahsi geçen PIRA (Provisional Ireland Republican Army) 1969 yılından 2007’ye kadar aktif olan bir örgüt. Amacı Kuzey İrlanda’yla İrlanda Cumhuriyeti’ni birleştirip Sosyalist bir devlet kurmak. Bu sebeple açlık grevi, çeşitli yerlerin bombalanması, devlet adamlarını kaçırma, öldürme gibi daha radikal eylemlere imzalarını atmışlar. Filmlerde de çoğunlukla denk geldiğimiz IRA aslında bu oluyor. The Long Good Friday’de, araba bombalama, suikast düzenlenmesi gibi olaylara rastlanıyor mesela. IRA’ya çeşitli noktalarda kafa tutmayı göze alabilen fakat bunun karşılığını çok ağır biçimde ödeyen bir gangsterin hikâyesini anlatıyor film. British Film Institute tarafından en önemli 100 İngiliz filminden biri seçilmiş aynı zamanda. Filmi izlediğimden beri benim aklımda sadece Bob Hoskins’in performansı kaldı diyebilirim. Nedense genel çerçevede, bazen bahsi geçen “İngiliz Soğukluğu”nun filme yansımış hali olduğu için pek kanım ısınamamıştı bu filme.

Sırada 1992 yapımı The Crying Game var. Filmin İrlandalı yönetmeni Michael Collins, Breakfast on Pluto gibi yine IRA’yla bağlantılı filmler çekmiş biri. Cronenberg’in M.Butterfly’ıyla aşağı yukarı benzer yerden vurup, film hakkında bilgisi olmayan kişinin dibinin düşmesine sebep olacak bir ters köşeye yatırma olayı yaşanıyor The Crying Game’de. Konusunun merkezine IRA oturtulmuş olmasına rağmen, bunun yanında izleyiciye başka konularda da orijinal bir biçimde ve çirkin bir didaktizme bürünmeden yeni fikirler vermeyi ihmal etmiyor film. Fergus isimli bir IRA militanının Jody isimli bir İngiliz Askeri’ni hapisteki IRA militanlarının salınması için kaçırmasıyla başlıyor. Eğer salıverilmezlerse Jody’nin infaz edileceğini belirtiyor. Olaylar öyle başka yönlere doğru genişliyor ki, bu filme dair tadını kaçırıcı içerik vermek istemiyorum. Fakat Forest Whitaker, Jaye Davidson ve Stephen Rea’nın performansları göz doluruyor. Burada ekstra bir bilgi vermekte bir sakınca görmüyorum. The Crying Game, Boy George’un söylediği ve filme de tema olan bir şarkı olmasının yanında, Nekropsi’nin de ilk albümünde bulunan mükemmel bir şarkıdır lütfen filmden sonra onu da dinleyiniz.

1993 yapımı In the Name of the Father gerçek hayattan uyarlanan bir yapım. Yine burada bahsi geçen IRA tasviri de önceden açıkladığım PIRA oluyor. Genellikle 1960’ların sonundan 90’ların sonunda kadar geçen sürede bu örgütün yaptığı eylemlere “The Troubles”(Türkçe’ye sanırım “Olaylar Olaylar” diye çevirmek çok da ters durmaz.) deniyor 98 yılında yapılan The Good Friday anlaşmasıyla sonlanıyor ve PIRA da silah bırakıyor bu dönemde. 2007’de de kendini fesh etti zaten belki haberlerden hatırlıyorsunuzdur.

In the Name of the Father, Guildford Dörtlüsü denen ve pub bombalama olaylarına karıştıklarından ötürü IRA militanlığından hapse atılan kişilerin haksız yere yıllarca hapiste kalmalarını ve buna karşı mücadelelerini anlatan bir film. Bir kere film Bob Dylan’dan Like a Rolling Stone’la açılıp doğrudan beklentileri yüksek tutuyor. Burada Daniel Day-Lewis’ı tıpkı Sergio Leone’de olduğu gibi övmek istemiyorum ama kendisi gizli bir tarikat kursa Eyes Wide Shut’daki gibi, tüm toplantılarına katılacağımı söyleyip bu konuyu kapatayım. 2011 yılında kanserden yitirdiğimiz Peter Postlethwaite’in  “Ben Royal Shakespeare Company’nin kadrolu oyuncusuyum arkadaşım önümde diz çökeceksiniz!” dedirtecek kalitedeki oyunculuğu da cabası. Gördüğünüz gibi bu filme dair oldukça taraflı bir noktada durmaktayım çünkü hakikatten de hem bireysel davaya adanışı böyle güzel gösterebilen, hem de mükemmel oyunculuklarla bezenmiş çok az film var.

Michael Collins yine Neil Jordan tarafından çekilmiş 1996 yapımı bir film. İlk IRA’nın devrimci lideri ve İrlanda’nın İngiltere’den kopmasının başlangıcı sayılabilecek Özgür İrlanda Devleti’nin kurulmasına önayak olmuş biri. Yazının başında da bahsettiğim gibi, bu devletin kurulmasına karşın, tamamen bağımsız bir İrlanda Cumhuriyeti’nin peşinde olanlara karşı sonradan İç Savaşta da savaşmak durumunda kalıyor. Liderlerin de insan olduklarını gösteren filmler bazen çok sıkıcı hale gelebiliyor, mesela (ben izledim siz izlemeyin diye söylüyorum), 1992 yapımı Robert Duvall’ın Stalin’i oynadığı 3 saatlik bir biyografik film var, sinema tarihine kara bir leke olarak sürüldüğünü düşünüyorum. Bunun yanısıra Michael Collins’deki mizahın, gerçeklerden kopmadan oldukça başarılı şekilde harmanlanmış olduğunu söylemek gerek.

Tekrar Daniel Day-Lewis’ın oynadığı The Boxer; My Left Foot ve In the Name of the Father’dan sonraki Jim Sheridan’la ortak üçüncü filmleri. Daha 19 yaşındayken IRA militanı olmaktan tutuklanıp 14 yıl hapiste kalan bir adamın, hapisten çıktıktan sonra hayatını toparlamaya çalışmasını anlatıyor. Bu film de IRA’ya sadece dokunan değil, çeşitli yönleriyle tanıtan bir yapım. Mesela, hapishanedeki IRA militanıyla evli bir kadının hapisteki kocasına sadık kalması kuralı gibi. The Boxer, IRA’nın geç dönemindeki organizasyonunu ve kendini adamış insanları anlayabilmek bakımından bağımsız film duyarlılığıyla çekilmiş güzel bir film.

Bu konudaki bütün filmleri ele alabilmek mümkün değil, fakat Ken Loach’ın iki filmi Hidden Agenda (1990) ve The Wind that Shakes the Barley (2006)’nin en azından isimlerini anmak gerekiyor. Hidden Agenda aynı zamanda Cannes’dan Jüri Ödülüyle dönmüş, İngilizler’in Kuzey İrlanda’da IRA sempatizanlarına yaptıklarına dair önemli bir film. The Wind That Shakes the Barley ise İrlanda Bağımsızlık Savaşı ve İç Savaşı’nda geçiyor ve yayınlandığı sene diğer Loach filmi gibi Cannes’dan ödülle dönmüş fakat bu sefer Palme d’Or’u almış. Ken Loach’ın hem çok iyi bir yönetmen hem de politik dava adamı olduğu için IRA meselesinde çektiği iki film de belli kalitenin üzerinde yapımlar.

Son bahsedeceğim film Hunger 2008 senesinde o kadar çok övgüye mazhar olmasına rağmen inat edip izlememiştim. Das Weiße Band’dan sonra bilerek geç bir zamana bırakıp çok pişman olduğum ikinci film oldu Hunger. 1981 yılında PIRA tarafından düzenlenen ikinci açlık grevinin lideri Bobby Sands’i anlatıyor. Filmin yönetmeni Steve McQueen, sinema yönetmenliğinden önce diğer sanat alanlarında kendini kanıtlamış biri olduğundan ötürü, doyum olmaz bir estetik duyarlılıkla hazırlamış filmi. Ağır akan senaryolardan hoşlanmayanların sıkılıp yarım bırakabileceğini tahmin ettiğim bir film olan Hunger’ı bu tür filmlere meraklılar için neredeyse mükemmel bir yapım. Criterion Collection her yıl yakın dönem filmlerinden en fazla beş altı tane filmi kataloguna eklerken hiç geç davranmadan Hunger’ı da eklemeyi ihmal etmemiş. 17 buçuk dakikalık iki kişi arasında sohbeti gösteren tek plan sekansı pek meşhur olan bu filmin o anlarındaki psikolojik çatışma dahi insanın sıkılabilmesine mahal bırakmıyor.

IRA davasıyla ilgili çekilen Bloody Sunday, The General, Breakfast on Pluto, Hennessy gibi filmleri buraya sığdırmaya kalkışsak bu dosya ancak ikiye bölündüğünde tatmin edici bir varlık gösterebilecekti. Sanırım bir örgütü konu alan en çok film IRA adını çekilmiş olabilir. Burada da, önemli olanlarından, o dönemin IRA için de olan politik arka planını harmanlayarak bahsetmeye çalıştım. “Hani nerede Sinn Fein, Kanlı Pazar olayları, PIRA’nın diğer silahlı eylemleri ?” diyenlerin bu çok karmaşık ve derin dava hakkında araştırma yaparlarken kaybolmaları işten bile değil.



Yazar Hakkında

Aras Okuyucu
Aras Okuyucu
Bir insanevladı.




Henüz Yorum Yok


ilk yorum yapan siz olun!


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>