Özel Dosya

2012/08/30

Bourne, Kimlik ve Serinin Mirası

Diğer Yazıları: »
Yazan: Buğra Şendündar
2012/08/30
afiş

İlk kez 2002 yılında gösterime giren The Bourne Identity (Geçmişi Olmayan Adam) filmiyle tanıştığımız Jason Bourne karakteri ilerleyen yıllarda “Medusa Darbesi” ve “Son Ültimatom” filmleriyle modern dönem kahramanları arasına girmişti. Başkarakterine Matt Damon‘ın hayat verdiği ve senaryosunu Tony Gilroy‘ın yazdığı seride bugüne kadar yönetmen olarak yer alan isimler Doug Liman ve Paul Greengrass olmuştu.

Ancak seri artık tamamlandı dediğimiz anda yeni bir Bourne filmi daha geldi. Üstelik film bu adı taşısa da kahramanımızı bünyesinde barındırmıyor. Gilroy’un bu kez yönetmenlik koltuğunda oturduğu The Bourne Legacy (Bourne´un Mirası) filminin başrollerinde Jeremy Renner, Edward Norton ve Rachel Weisz var. Yeni filmin vizyona gireceği şu günlerde yazarlarımızdan Buğra Şendündar, Bourne serisini sizler için yazdı.

Sinemada hafıza kaybı konulu yapımlara baktığımızda oldukça çok örneklere  rastlıyoruz. Total Recall (Gerçeğe Çağrı – 1990), Memento (Akıl Defteri – 2000) ve Eternal Sunshine Of The Spotless Mind (Sil Baştan – 2004) gibi yapımlar ilgili konu üzerine yapılmış olan popüler ve başarılı örnekler. Hafızasını kaybedip kimlik arayışına giren karakterleri konu alan bu yapımlara alternatif olarak The Sixth Sence (Altıncı His – 1999) ve The Others (Diğerleri -2001) örneğinde olduğu gibi hafıza kaybı konusuna (spoiler / başkarakterin gerçekte ölmüş olduğu) farklı açılardan yaklaşan yapımlara da şahit olduk. Başrolünü Matt Damon’un üstlendiği Jason Bourne’nın kimlik arayışını konu alan üç filmlik serinin bu saydığımız örneklerden farkı, hafıza kaybı temasını aksiyonla harmanlayıp zeki bir senaryoyla bize sunması. Bourne serisi, James Bond ve Görevimiz Tehlike filmlerinin ortasındaymış gibi duran ama daha gerçekçi sularda yüzen, prestij sahibi olmuş bir seri.

Başarılı yazar Robert Ludlum (1921-2001), 1980 yılında yazdığı The Bourne Identity romanı  ile  kendi ülkesi Amerika ve birçok değişik ülkede ilgiyle karşılandı. Ludlum bu romanıyla, hafızasını kaybetmiş olan gizli ajanın kimlik arayışını konu alıyordu. Romanın baş karakteri, hatırlamaya başladıkça geçmişinde kabul edilemeyecek şeyler yapmış olduğunu öğrenecekti. Roman, gördüğü bu ilgi üzerine 1988 yılında Mini-Seri olarak Televizyon için tasarlandı. Richard Chamberlain’in canlandırdığı ve Jason Bourne’u konu alan hikaye o dönemde TV’de ilgiyle izlendi. Bu Mini-Seri aynı yıllarda kendi televizyonlarımıza da konuk olmuştu.

Roman, sinemaya 2002 yılında konuk olduğunda başarılı bir serinin de habercisi olacaktı. Senarist Tony Gilory, serinin en büyük kozu. Gilory’ın ajan filmlerinde görmeye alışık olmadığımız gerçekçilikte oluşturduğu zeki senaryosu, yapımı benzerlerinden farklı kılmakta. Bu farkı oyuncu seçiminde de görmekteyiz. O güne kadar herhangi bir aksiyon karakterine hayat vermemiş olan Matt Damon, başarılı ve abartısız oyunculuğuyla izleyicilerin Jason Bourne karakterine empati kurmasını sağladı. İlk yapım olan The Bourne Identity (Geçmişi Olmayan Adam), taşları baştan doğru şekilde yerine oturtarak sonraki iki filmin de işini kolaylaştırdı. Serinin ilk filmini gerçekleştirmiş olan Doug Liman ise yönetmen koltuğunu  sonraki iki filmin yönetmenliğini yapacak olan Paul Greengrass’a devretti.

Bu ay sinemalarımıza yeni bir Bourne (The Bourne Legacy) filmi daha konuk oluyor. Matt Damon’un bu kez yer almadığı projede başrolü, son dönemde yıldızı parlayan ve aksiyon yıldızı olma yolunda hızla ilerleyen Jeremy Renner devralıyor.  Yapımın yönetmenliğini ise önceki serinin senaristi olan Tony Gilroy üstlendi. Gilroy, yönetmenlikteki başarısını gene senaryosunu kendi yazıp ve yönettiği Michael Clayton (2007) ile kanıtlamıştı. Önceki seriyle bağlarını koparmayıp yeni sulara yelken açan bu yapımı izlemeden önce  ilk üç  yapımı bir hatırlayalım.

The Bourne Identity (Geçmişi Olmayan Adam – 2002)

İtalya açıklarında büyük bir yatta gerçekleştireceği suikast girişiminde başarısız olan Jason Bourne, vurulup denize düşer. Bir balıkçı teknesinin onu ölmek üzereyken bulmasıyla kurtulur. Bourne, kendine geldiğinde hafızasını kaybetmiş haldedir. Kim olduğunu ve geçişinde ne yaptığını hatırlayamaz. Elindeki tek kanıtı üzerinden çıkmış olan bir banka hesap numarasıdır. Bu hesap numarası eşliğinde takip ettiği kimi ipuçlarıyla kendisinin gizli bir ajan olduğunu öğrenir. Almanya’da tesadüfen tanıştığı  Marie (Franke Potente) yardımıyla peşinde olan teşkilattan kaçarak gerçek kimliğinin peşine düşer.

Gerilimli ve tekinsiz anların hakim olduğu bu yapımda Matt Damon, hareketli ve dövüş içeren sahnelerde yeteneğini kanıtlayarak , başarılı oyunculuğuyla  birlikte aksiyon yıldızı da olabileceğini kanıtlamıştı.

The Bourne Supremacy (Medusa Darbesi – 2004)

İlk filmdeki kimlik arayışında yaşadığı olaylardan sonra Jason Bourne, Marie ile birlikte kaçıp Hindista’nın bir sahil kasabasına yerleşir. Burada edata inzivaya çekilmiş olan karakterimiz, geçmişinde hatırladığı anlar ve görüntüleri tutuğu günlüğe yazar. Bourne, elinde olmayan bir biçimde geçmişinde kim olduğunu ve nasıl birisi olduğunu bilmek istemektedir. Onun bu özel durumunda en büyük destekçisi Marie’dir.

Bourne, geçmişi ile olan arayışı sırasında başka bir yerde CIA’nin yürüttüğü gizli bir operasyonda, başka bir teşkilat hesabına çalışan bir tetikçi CIA’nın bu operasyonunu sabote eder. Olay mahalline Bourne’nun parmak izlerini bırakıp cinayetlerin Jason Bourne tarafından işlendiği izlenimini yaratır. Karakterimizin hafıza kaybı yaşadığını bilen bu karşı teşkilat için kimlik arayışındaki bu tetikçi tam aradıkları gibidir. Bourne bir yandan gerçek kimliğinin peşindeyken bir yandan da kendi adına işlenen bu cinayetlerde kendisini temize çıkarmaya çalışır. Bu olaylar yaşanırken Bourne , geçmişinde teşkilata bağlı olarak çok da iyi şeyler yapmadığını hatırlamaya başlar.

Serinin bu ve sonraki filminde yönetmen olarak gördüğümüz Paul Greengrass, önceki  yapımın yönetmeni Doug Liman’nın kurmuş olduğu belli başlı kalıpları bozmayıp daha da ileri götürüyor.

The Bourne Ultimatum (Son Ültimatom – 2007)

Bu son yapımla birlikte yönetmen Paul Greengrass bizi bu sefer CIA’nin içine sokuyor. CIA’nin gerçekte nasıl çalıştığı, istihbarat almak için Dünyada ki iletişim ağına nasıl da kolay erişebildiğini bizlere gösteriyor. İnsanların internet üzerindeki ve telefon iletişimindeki en ufak hareketlerinin izlenip kayıt altına alındığını gösterip bizleri de düşündürtüyor.

Gerçek kimliği ve teşkilata nasıl girdiği bilgisine çokça yaklaşan Bourne kendisinin buz dağının görünen yüzünün olduğunu anlıyor. Daha önce bağlı olduğu teşkilatın kurmuş olduğu gizli bir projenin ürünü olduğunu öğrenen Bourne, teşkilattaki otoritenin isteği doğrultusunda daha önce birçok kez tetikçilik yaptığı bilgisine ulaşıyor. Belki de kendisi gibi birçok ajan bu amaç uğruna eğitilmişti (Bir sonraki film olan The Bourne Legacy’in çıkış noktası fikri) .

Bu sefer karakterimize dolaylı olarak da olsa CIA’nin üst düzey yetkililerinden olan Pam Landy yardım ediyor. Kendi teşkilatında kirli işler döndüğünü Bourne sayesinde fark öğrenen Landy, eski ajanın bir tehdit olmadığını aksine yalnızca geçmişini arayan biri olduğu gerçeğine ikna oluyor. Nihayetinde Bourne , kendisi gerçek kimliğine ulaşarak  ve kendisini temize çıkararak hikayeyi görkemli bir biçimde sonlandırıyor.

Serinin daha ilk filmi ile Bourne filmlerinin kendine özgü belli başlı kalıpları belirlenmiş oluyor. Bu kalıpların oluşmasında en büyük etken yönetmen Doug Liman. Renk paleti olarak mavi tonların hakim olduğu, yakın planlarda gerçekçilik duygusunu arttıran hareketli omuz kamerası, özel efektlere minimum düzeyde yer verilmesi, görkemli arabalı kovalama sahneleri ve Bourne’nun şiddet içeren anlarda silah kulanmayıp kendi bilek gücüyle dövüşmesi serinin diğer iki filminde de görülen özellikler. Bir diğer özellik ise olayların farklı ülke ve mekanlarda geçmesi.

Bourne ismi İngilizcede “Born” kelimesini çağrıştırarak “Doğmak” anlamına gelmektedir. İlk yapım olan The Bourne Identity  gerçekte karakterin yeniden doğuşunu simgeler. Karakterin başarısız olan operasyonda vurulup suya düşmesi ve sonrasında sudan çıkarılıp kurtarılması Bourne’nun ana rahminden çıkıp yeniden doğuşunu simgeler. Hafıza kaybının etkisiyle yeni bir kişiliğe ve yeni bir yaşama kavuşmuştur. Serinin son filmi olan The Bourne Ultimatum, karakterin tekrar “ana rahmine” dönüşünü anlatır. Son filmin sonunda artık geçmişinde kim ve nasıl bir insan olduğunu bütünüyle öğrene Bourne, bulunduğu binanın tepesinden atlarken vurulup tekrar suya düşer. Burada ki su tekradan “ana rahmini” simgeler. Bu tekrar ana rahmine dönüş,  eski ve yeni Bourne’nun tek bir vücut olarak birleşip daha sonra tekrardan doğmak istemesini simgeler.  Son sahnelerde  Bourne, suda kendine gelip tekrardan yeni bir kimlik ve kişilikle tekrardan doğar. Artık eski ve yeni kişiliğini ve kimliğini bilen Bourne için gerçek olan yeni bir hayatın başlangıcıdır.

Daha önce yeni yapımda olabileceğinin sinyallerini veren Matt Damon bu yeni projede Paul Greengrass’ın olmamasıyla projeden kendisi de geri çekildi. Bourne serisinin senaristi Tony Gilroy’un yeni yapım olan The Bourne Legacy’de nasıl bir performans sergileyeceği merak konusu. Eğer başarılı olursa yeni bir seri bizleri bekliyor. Bir diğer dikkat çekici olan nokta son zamanlarda yıldızı parlayan Jeremy Renner. The Hurt Locker ( Ölümcül Tuzak – 2009 ) filmiyle başarılı bir performans sergileyen oyuncu dikkat edilirse son dönemde yer aldığı projeler ile (The Ghost ProtocolThe Avengers gibi…) Tom Cruise gibi yıldız oyunculara rakip olarak yeni nesil aksiyon yıldızı olarak yaratılmak istenmekte. Fiziki ve karizma olarak belli bir yeterliliğe sahip olan bu oyuncu bakalım bu yeni filmi ile bu tür yapımlarda kendisini sağlamlaştırabilecek mi?

Başarılı bir seri  olan ve bundan önceki yapımla güzel bir finalle noktalanan Bourne serisinin yeni filminin iyi olup olmayacağını gösterime girdiğinde anlama şansına kavuşacağız.



Yazar Hakkında

Buğra Şendündar
Buğra Şendündar
1979 İstanbul doğumlu. ANADOLU ÜN. İşletme ve BEYKENT ÜN. Sinema Tv Yüksek Lisans okudu. Sinemaya olan ilgisi daha yedi yaşında iken dedesi ile sabahlara kadar film izlemekle başlar. Onun için sinema insanın kendisini keşfetmesidir.




Bir Yorum


  1. ö g

    Belgesel niteliginde ve cok tatmin edici bir kaynak olusmus. Bir sinema meraklisi olarak böyle bir calismaya emek veren herkese cok tesekkürler.

    Elinize emeginize saglik…



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>